Genel Başkanımız Sayın Önder Aksakal, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında 6 Şubat depremlerinin üçüncü yıl dönümüne dikkat çeken Aksakal, devletin yürüttüğü yeniden inşa çalışmalarını vurguladı, muhalefetin eleştirilerini haksız buldu. Suriye’de SDG/YPG ile yapılan mutabakatı sert ifadelerle eleştiren Aksakal, terör örgütünün fiilen tasfiye edilmediğini savundu ve Türkiye’nin bu sürece izin vermemesi gerektiğini söyledi. ABD’nin İran üzerinden yürüttüğü politikaları da değerlendiren Aksakal, bunun “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” taktiği olduğunu dile getirdi. Ana muhalefet partisi CHP’yi eleştiren Aksakal, İstanbul seçimleri ve Ekrem İmamoğlu üzerinden yürütülen siyaseti tutarsızlık olarak nitelendirdi.
Genel Başkanımız Önder Aksakal, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında; “Ülkemizde ve dünyada birçok gelişmeye ardı ardına, bir uçtan diğer ucuna anlık değişikliklerle tanık oluyoruz ve hakikaten takip etmekte de, doğrusu yorumlamakta da zorlanıyoruz.
Bu arada sözlerime, ikinci yarı yıl eğitimine başlayan öğrencilerimize, Öğretmenlerimize ve tüm eğitim emekçilerimize başarılı bir dönem geçirmelerini dileyerek başlamak istiyorum.
Diğer taraftan yarından sonra, yani 06 Şubat’ta “Yüzyılın Felaketi” Kahraman- maraş merkezli deprem felaketinin 3. Yıldönümü.
Bu felaketin yüreğimizdeki ateşi o günkü gibi yanmaya devam ediyor.
Devletimiz tüm dünyaya parmak ısırtacak bir irade ve dirayetle bu yaraların sarılmasına yönelik büyük bir çalışmayı hayata geçirmiş, beşyüzbin’e yakın konut ve işyerini depremzede yurttaşlarımıza teslim etmiştir.
Ana muhalefet partisi Genel Başkanı Sayın Özgür Özel “söz verdiklerinin daha yüzde yetmişini teslim ettiler, bununla övünüyorlar” dese de övünmek için bunun bile alkışlanacak bir gayret ve özveri olduğunu bizler de görüyoruz, milletimiz de görüyor, hatta dış dünyada dahi en yüksek taktirlere mazhar oluyor.
Yarından sonra 06 Şubat’ta Demokratik Sol Parti olarak biz de Osmaniye’de olacağız ve o kötü günü yaşayan kardeşlerimizin acılarını bir kez daha yerinde paylaşacağız.
Allah böyle bir felaketi bir daha yaşatmasın. Tek dileğimiz, depremin değil sağlıksız yapıların öldürdüğü gerçeğini toplumun bütün kesimlerinin artık iyice içselleştirmesi ve kentsel dönüşüm projelerine olan kısmi dirençlerin de bir an önce ortadan kalkmasıdır.
Bu vesileyle 11 ilimizi yerle bir eden 06 Şubat depremlerinde yaşamını yitiren yurttaşlarımızı bir kez daha rahmetle yâd ediyorum. Mekânları cennet olsun.
Deprem anında ve sonrasında bugüne kadar her türlü özveriyi ortaya koyan, depremzede yurttaşlarımızın normal hayatlarına dönebilmeleri için yapılan çalışmalarda emek sarf eden başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, tüm Bakanlarımıza, devletimizin tüm görevlilerine, Polis ve Jandarma teşkilatlarımıza, Sağlık çalışanlarımıza yürekten şükranlarımı sunuyorum.
Değerli basın mensupları,
Suriye’de çok enteresan gelişmeler yaşanıyor.
Suriye hükümeti ile SDG/YPG terör örgütü arasında yeni bir mutabakat imzalandı ve bu anlaşma kapsamına göre “güya” SDG önceki taleplerinden vazgeçmiş gibi bir algı yaratılmaya çalışılmaktadır.
Demokratik Sol Parti olarak bize göre süreç “Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge” stratejisi kapsamında ortaya konulan koşullara ve maalesef istenilen kriterlere uygun gerçekleşmiyor.
Önce şu hususun altını çizmek zorundayız. Yapılan anlaşmaya göre SDG/YPG kendini feshetmemiştir!
30 Ocak'ta yapılan açıklamalara göre, entegrasyon kapsamında SDG/YPG güçleri cephelerden çekilecek, hükümete bağlı birlikler Haseke ve Kamışlı bölgesinde konuşlandırılacak ve yerel güvenlik güçleri birleştirilecek.
Yani terörist unsurlar, yeni yapı içerisinde görev yapmaya devam edecek. Suriye Enformasyon Bakanı ve SDG'den gelen açıklamalara göre de, SDG'ye bağlı üç Tugaydan oluşan bir Tümen kurulacak, Kobani (Ayn El Arab) güçleri ise Halep'e bağlı bir Tugay olarak yapılandırılacak.
Dikkat edin; “SDG’ye bağlı” tanımı yapılıyor, bu kavram çok önemli!
Onun için SDG/YPG’nin kendini feshetmediğini söyleyebiliyoruz.
Oysa Türkiye olarak ortaya koyduğumuz birincil şart PKK ve bileşenlerinin YPG – PYD – SDG – PJAK – KCK adıyla tümünün tasfiyesi ve kendilerini resmen feshettiklerini ilân etmeleri, sahip oldukları tüm silah ve mühimmatı resmi makamlara teslim etmeleri şeklindendir.
Şimdi yapılan nedir? Terör örgütü yine zaman kazanma taktiği ile bir geçici kabul ortaya koymuş, var olan uluslararası baskıyı zayıflatma stratejisiyle göstermelik bir yaklaşım sergilemiştir.
Suriye Savunma Bakan Yardımcılığı ve Haseke Valiliği SDG’nin önerisiyle atanacak ve bu görevlere gelecek olanları da PKK’nın Kandil’deki iradesi olan terör elebaşlarının belirleyeceği, hatta PKK içinde Türkiye’ye karşı her türlü eylemin planlayıcısı ve uygulayıcısı konumunda bulunmuş militanlardan oluşacağı gündeme getiriliyor ve dayatıldığı konuşuluyor.
Türkiye buna müsaade edemez, etmemelidir!
Dolayısıyla TBMM’nde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından yazımına başlanılan Raporun aceleye getirilmemesi, sürecin tam olarak istediğimiz düzeye gelmesinin beklenilmesinin uygun olacağı düşüncesindeyiz.
Tabii bu arada şunu da ifade etmeliyim, Demokratik Sol Parti olarak Suriye’de yaşanan sürece bardağın dolu tarafından bakarak yaklaşıyoruz.
Bugün Suriye yönetiminde olan Cumhurbaşkanı’nın siyasi geçmişine takılıp kalmak yerine kendisinin bugün geldiği noktanın niteliği ve kapsamı bizim siyasi değerlendirmelerimizin temelini oluşturmaktadır.
Şam yönetiminin ve Cumhurbaşkanı Ahmet Şara’nın Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile ilişkilerindeki duruşu, Türkiye’nin politik hedefleri istikametindeki uyumlu diyaloğu değerlidir, korunması ve daha da beslenmesi gereken bir irade yapısıdır.
Konu poşuyu atmakla, kravatı takmak arasında değerlendirmeye tabi tutulacak kadar basite indirgenemez.
Ancak, istenilen düzeyde bir tasfiye hayata geçirilmeden, tüm silah ve mühimmatların teslim edildiği tespit edilmeden ve hatta PKK’nın Kandil’deki kadroları teröristlerin akıbeti belli olmadan da yelkenleri suya indirecek açıklamalardan kaçınılmalıdır.
Kimse bu milleti saf yerine koymamalıdır.
Zira bölücü terör örgütünün lağvedildiği ve silahların yakıldığı doğru değildir.
Otuz tane “çakaralmaz” silahın bir kazan içinde yakılmış olması silahların tümünün akıbetini belirlemeyeceği gibi, PKK’nın “Biji Apo, biji PKK” sloganları altında yapılan sözde kongresinde örgütün feshedilmesi kararına karşın Kandil’deki elebaşlarının sürecin en belirleyici konumunda duruşlarını devam ettirmesi olayın kandırmacadan öteye geçmediğinin bir ispatıdır.
Hatta, terör örgütünün Avrupa’daki diasporası hakkında en küçük bir gelişme olmadığı gibi, tartışmalarda konu dahi edilmemektedir.
Ayrıca, İmralı’daki PKK elebaşının 27 Şubat çağrısı PKK ile birlikte örgütün tüm bileşenleri için bağlayıcı olmamıştır.
Bunun en bariz göstergesi Kandil’deki örgüt merkezinin Türkiye Büyük Millet Meclisindeki unsurlarının, yani DEM Parti Milletvekillerinin açık ve anlaşılır düzeydeki itirazları ve direnişleri de Türk milletinin gözü önünde yaşanmaktadır.
En son örneği olarak Nusaybin’de yaşanan bayrak indirme eyleminin arkasında durmaları ve hatta bayrağı indirmeye çalışan terör örgütü sempatizanının “masum bir vatandaş” olduğu iddiasıyla yapılan uygulamaları canhıraş eleştirmelerini gösterebilirim.
Yani bu kişinin gönderdeki Türk bayrağını indirmeye çalışması Meclisteki bu PKK sempatizanı Milletvekilleri için önemli değil ama onun yakalanıp hak ettiği muameleye tabi tutulması bir suçmuş gibi lanse edilmeye ve kamuoyu yaratılmaya çalışılmaktadır.
“Bizim Türk bayrağıyla bir sorunumuz yok” diyebilen ama yakalarına TBMM rozetini ortasında Türk Bayrağı var diye takmayan samimiyetsizlerin varlığı nasıl görmezden gelinebilir anlaşılır gibi değildir.
Dolayısıyla yaşananlar makyajlayarak İmralı’daki bebek katiline umut hakkı vadetmek, Diyarbakır’a Apo’nun heykelini dikeceğiz diyenlere özgürlük talep etmek Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 50 yıllık terörle mücadelesini bilen aziz milletin vicdanını ve bu uğurda canlarını feda etmiş aziz şehitlerimizin ruhlarını rahatsız edecektir.
Değerli basın mensupları,
Suriye konusunu elbette küresel emperyalizmin ve dolayısıyla bu yapının bir numaralı temsilcisi Amerika’nın bölgesel politikalarından ayrı tutmak yanlıştır.
Bugün İran üzerine oynanan oyunlara baktığımızda Amerika bir kez daha kendince “ölümü gösterip, sıtmaya razı etme” taktiğini uygulamaya devam etmektedir.
Biz İran’ın bu taktiği boşa çıkaracağına inanıyoruz. Zira Amerika, karşısında Venezuella gibi bir devletin var olduğunu zannederek en yüksek perdeden şantaj ve tehditlerini sürdürse de tarihsel geçmişi itibariyle kadim bir “ulus devlet” özelliğine sahip olması nedeniyle İran’lı devlet adamları bu gibi “kasaba politikası yöntemlerine” itibar etmeyeceklerdir.
1929 ekonomik buhranından sonra dünyanın bugün geldiği noktanın geçmişle kıyaslandığında farklı içerik ve nitelikleriyle neredeyse aynı kapsamda olunduğu bir dönemde, sömürgeci ve yayılmacı zihniyetin pervasızlıklarının da o derece arttığını görmekteyiz.
Her ne kadar ABD Başkanı Trump’ın Danışmanı ile İran Dışişleri Bakanı İstanbul’da müzakere edecekler deniyorsa da bir kere görüşenler aynı statüde kişiler değil.
İran’ın Dışişleri Bakanı ile görüşmesi gereken kişi diplomasi kurallarına göre ABD Dışişleri Bakanı olmalıdır. Bu durum bile görüşmelerin ciddiyet boyutuna dair bir gösterge olarak karşımızda duruyor.
Bu konuyu elbette İran’ın değerlendireceğini düşünüyoruz.
Değerli basın mensupları,
Dış politikada ve bölgemizde bunca hayati öneme haiz olaylar ardı ardına cereyan ederken ana muhalefet partisi CHP’nin “konulara Fransız” bir yaklaşımla hâlâ Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk davasının yörüngesinden kendini bir türlü kurtaramamış görünmesi, üstüne üstlük tüm sorunlarımız bitmiş gibi 29 Mart Pazar günü İstanbul Büyükşehir seçimlerinin yenilenmesini ve adayının da Ekrem İmamoğlu olduğunu söyleyebiliyor olması akıllara ziyan bir yaklaşım olarak toplumun tepkisini çekiyor.
“Güler misin” diyeceğim, gülünecek tarafı yok, “ağlar mısın” diyeceğim ağlamaya değer halleri yok.
Kuruluş değerleri kapsamında siyasi yörüngesinden tamamen çıkmış, istikametini kaybetmiş bir parti görüntüsü vermesi konusunda itirazları olan Milletvekillerinin, Belediye Başkanlarının bile sessizliği ya da suskunluk içine girmeleri, kendilerinden iktidar beklentisi olan toplum kesimlerinin dahi umutlarını yok etmektedir.
CHP’nin siyasi yörüngesinden çıktığı görüşümüz mesnetsiz değildir.
Zira gerek Terörsüz Türkiye süreci, gerekse Suriye’de yaşanan olaylar konusunda HDP/PKK söylemlerine paralel görüşler ortaya koymaları, KKTC’de Rum politikalarına yakın siyaset güden CTP’yi “kardeş parti” parti olarak ilân etmeleri, bütün bu milli meseleleri sözüm ona demokratik yaklaşımlar olarak tanımlamaya çalışmaları çarpıcı birer vakıadır.
Burada gözden kaçırılmaması gereken hassas bir mesaj da var ki o da şudur;
29 Mart’ta bir İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi isteyebilen Sayın Özgür Özel anlaşılıyor ki İmamoğlu’nu artık gözden çıkarmış, diploma sahteciliğini kabullenmiş, İmamoğlu’nu seçimlerinde yüksek okul diplomasına ihtiyaç olmayan bir makama aday göstermenin derdine düşmüştür.
Peki sormazlar mı adama; 142 ayrı suçtan yargılanan ve hakkında 2.352 yıl hapis cezası istenilen birini hangi yüzle İstanbul halkının karşısına çıkaracaksın?
Siyaseten savrulma denilen kavram bu kadar da anlamsız olmamalı.
Demek ki önümüzdeki 2028 seçimlerinde CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı bugünden belli olmuş, Ekrem İmamoğlu’nu da kendi deyimiyle “siyaseten betona gömecek” kişi ortaya çıkmıştır; o kişi de Özgür Özel’dir!"