Genel Başkanımız Sayın Önder Aksakal, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında sözlerine 14–20 Nisan Şehitler Haftası dolayısıyla Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere ebediyete irtihal etmiş tüm şehitlerini anarak başladı. Geçtiğimiz gün hayatını kaybeden eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk için başsağlığı dileklerini iletti. Gazze ve Lübnan’daki gelişmeler ile İsrail–ABD–İran hattındaki gerilime değinen Aksakal, bölgedeki politikaları eleştirerek “Büyük Ortadoğu Projesi” üzerinden küresel stratejilere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail yönetimini eleştirerek, Türkiye’nin hedef alınamayacağını vurguladı. İç siyasette CHP’nin Meclis tutumunu eleştiren Aksakal, yasama faaliyetlerinin aksatıldığını savundu ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in bazı açıklamalarına da tepki gösterdi. Ekonomiye ilişkin değerlendirmelerde bulunan Aksakal, enflasyon, faiz giderleri ve üretim sorunlarına dikkat çekerek tarım ve hayvancılıkta yerli üretimin güçlendirilmesi çağrısında bulundu.
Genel Başkanımız Önder Aksakal, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında; "14 Nisan – 20 Nisan tarihleri arası hafta bildiğiniz gibi Şehitler Haftası olarak idrak ediliyor.
Asil Türk milletinin varoluş kodlarını oluşturan bu kutsal makamın şerefine nail olan aziz şehitlerimizi bir kez daha en kalbi duygularımızla anıyoruz.
Çanakkale’den Dumlupınar’a, İzmir’den Sarıkamış’a, Kıbrıs’ın Beşparmak dağlarına kadar her karış vatan toprağına canını feda etmiş vatan evlatlarını bir kez daha minnetle ve şükranla anıyorum.
Cumhuriyetimizin bânisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere ebediyete irtihal etmiş tüm kahramanlarımıza Allahtan rahmet diliyorum.
Ayrıca, önceki gün yaşama veda eden Türkiye siyasetinde konumuyla, kişiliğiyle, dürüstlüğü ve cumhuriyet değerlerine bağlılığıyla iz bırakmış bir siyaset adamını, Gazi Meclisimizin 17.nci Başkanı Hüsamettin Cindoruk’u burada saygı ve rahmetle anmak isterim.
Yakınlarına, çalışma arkadaşlarına ve sevenlerine başsağlığı, sabır ve metanet dilerim. Mekânı cennet, makamı âli olsun, yüce Allah taksiratlarını affetsin.
Değerli basın mensupları,
Türkiye olarak bizi de çok yakından ilgilendiren ve çok yakın takibimizde olan Gazze ve Lübnan’da katil İsrail eliyle yürütülen işgal ve soykırım süreci ile, devam etmekte olan İran – ABD – İsrail savaşı her geçen gün daha bir büyük çıkmazın içine doğru sürükleniyor.
Artık tüm dünyanın bildiği Siyonizm’in arz-ı mevud hayalleri üzerine küresel emperyalizmin Ortadoğu coğrafyasını topyekûn işgal etme, ele geçirme stratejisi kapsamında ortaya konulan Büyük Ortadoğu Projesi belki de sahneye konulduğu 2002 yılından bu yana en zorlu dönemlerini yaşıyor.
Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar 22 devletin sınırlarını değiştirmeyi hedefine koymuş olan küresel emperyalizm, bugün kadim bir ulus devlet olan İran sahnesinde tarihi bir hezimeti yaşamakta ve belki de yok olma sürecine girmek üzeredir.
Kendileri için vaad edilmiş topraklar inancı ve iddiasıyla coğrafyamızı ve bölgemizi kan gölüne çevirenler, bugün “zararın neresinden dönersek kârdır” anlayışıyla bir acil çıkış kapısı arama telaşına düşmüşlerdir.
Hepimiz biliyor ve görüyoruz ki Amerika ve İsrail İran’da yenilmişlerdir!
İsrail’in ABD desteğiyle Gazze’de ve Lübnan’da orantısız güç kullanması neticesinde büyük bir fiziki yıkım gerçekleşmiş ise de Filistin halkının inançlı direnişi karşısında ne yapacağını bilemez hale geldiği görülmektedir.
Zira İsrail’in şaşkınlık hali öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, “eceli gelen köpek cami duvarına gidermiş” deyimini haklı çıkaracak ruh haline bürünmüşlerdir.
Önceki gün İsrail Savunma Bakanı Katz, Türkler hakkında tarihsel bilgilerden ne kadar yoksun olduğunu ortaya koymuş, aklı sıra Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan şahsında Türkiye Cumhuriyeti devletini hedef alan açıklamalar paylaşmıştır.
Kendisine bir uyarıda bulunmak isterim;
Yüzbinlerce Filistinli-Gazzeli masumun katili, soykırımcı siyonizmin eli kanlı canileri Türkiye’yi ağızlarına alırken önce gusül abdestinizi kontrol etmelisiniz, ağzınızı üç kez çalkalamalısınız.
İçinden çıkamadığınız “arz-ı mevud” rüyası ve hayal dünyasından kan ter içinde uyandığınızda hayatın gerçekleri ile karşılaşacaksınız.
Şanlı Türk ordusunun tarihini okuma fırsatı bulamamış bir “Soykırım Bakanı” olarak bu davranışını, “can havliyle” klavyesinden dökülen bu talihsiz tanımlamalarını, eli kanlı bir katilin panik içinde bütün tuşlara basma refleksi olarak gördüğümüzü belirtmek isterim.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin Cumhurbaşkanına yönelttiği “Kürtlerin katili, Hamas’ın ortağı” tanımı bizim nazarımızda en basit haliyle kişinin kendini anlatması hezeyanından başka bir anlam ifade etmez.
Kadim Türk devleti tarihi boyunca bir tek Kürt kardeşimizin canına halel getirmemiştir, ama terörist kimliğiyle karşısında çıkanların da hiç birinin nüfus cüzdanına bakmamıştır.
Hatta, esasen Hamas’ın ortağı da İsrail’in ta kendisidir!
Şu kadarını hatırlatmak isterim ki; Türkiye topraklarına “sahte bayraklı” olarak gönderdiğiniz füzeleri bir kez de gerçek bayrağınızla gönderme cesareti gösterdiğinizde karşınızdaki kaplanın kâğıttan olup olmadığını kolayca test edebilirsiniz. Denemesi bedava!
Amerika ile İran’ın Pakistan’da savaşın bitirilmesi olarak gösterilen görüşmeleri neticesinde bir uzlaşıda ortaya konulamadı.
Bunun nedeni, Amerika tarafından dayatılan sınırsız talepler ve kendilerinin binlerce yıllık geçmişe sahip kadim bir ulus devlet olan İran’ı tanıyamamış olmalarıdır.
Bu Demokratik Sol Parti olarak bizim açımızdan da beklenen bir sonuçtu.
ABD ve İsrail’in bu saldırgan tutumunun devamında olayın boyutu daha da genişleyerek sadece Ortadoğu coğrafyasını değil tüm dünyayı saracak bir yangına dönüşebilecektir.
Buradan öncelikle ve esasen Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Sayın Donald Trump’ı uyarmak isterim;
Bu bölgedeki halklar sizin bildiğiniz halklardan değildir. Bu devletler üç-beş çalı parçasıyla kurulmuş kumru yuvası da değildir.
İran’da karşılaştıklarınızı asla aklınızdan çıkarmayın ve hatta Türkiye üzerinde bir hesap yapma talihsizliğine de yeltenmeyin.
Evet; NATO ve BM denilen göstermelik organizasyonlar beklenen işlevlerini artık yerine getirebilme özelliklerini kaybetmiştir, Türkiye olarak böyle bir arayışımız da zaten olamaz.
Bu görüşümüz çok öncesinden beri var olduğu içindir ki Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan hepinizin gözünün içine bakarak “Dünya beşten büyüktür!” demiştir.
Anlayıp anlamamak da bizim değil, sizin sorununuzdur!
Değerli basın mensupları,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasama çalışmalarının yerine getirilmesinde yaşanan fiili sorunlar hakikaten her geçen gün biraz daha komedi malzemesi haline gelmeye devam ediyor.
Ana muhalefet partisi CHP’nin geçen hafta Meclis çalışmaları sırasında sergilediği tutum ve genel kurulun kapanması şeklinde yarattığı sonuç, 86 milyon insanımızın hakkını gasp eden bir boyuta evrilmiştir ki bunun kabul edilmesi mümkün değildir.
Bu kadar boş, bu kadar içeriksiz ve bu kadar seviyesiz bir tavır sergilemek esasen parlamentonun da, herhangi bir siyasi partinin de olması beklenilen ağırlığına uygun düşmemiştir.
Evet, elbette Mecliste sorumluluk üstlenmiş her Milletvekili Genel Kurul çalışmalarına olabildiğince katılmalıdır, katkı koymalıdır ve koymak zorundadır, buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak iktidar partisi sıralarının boşluğunu gerekçe göstererek esasen her zaman yaşanılan bir ortamı manipüle edip Meclis çalışmalarını sekteye uğratanların önce kendi Milletvekillerinin buna riayet edip etmediğine, o meclis sıralarında olup olmadığına da bakmaları gerekir.
Bugüne kadar oluşmuş bir temayül neticesinde çalışmalarını sürdüren bir Genel Kurul ortamında, gündemdeki kanun teklifleri üzerinde Komisyonlarda gereğini yerine getiremeyenlerin Genel Kurul çalışmalarını aksatacak taktiksel çabalarını en hafif deyimiyle “şovmenlik” olarak tanımlamak yerinde olur.
Bu manzaraya aslına bakılırsa, CHP olarak yönetimleri altında olan bazı Belediyelerde içine düştükleri rüşvet, zimmet, iltimas, irtikap gibi yolsuzluk iddialarını, bazı yöneticilerinin adının karıştığı taciz, yasak ilişki gibi gayrı ahlaki olayları perdelemek, bunların konuşulmasının önüne geçmek için tercih edilen bir yöntem bu şekilde Meclis çalışmalarını engelleme girişimleri başlı başına siyasi acizliğin ve tükenmişliğin zirve yaptığının resmidir.
Bu tür girişimler doğru değildir, özünde tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemektir.
Tabii ortalıkta savrulan ve mahkeme salonlarına kadar taşınmış bunca hak yeme olayının yanında bunun lafı mı olur derseniz ona da söylenecek bir söz bulmakta zorluk çekeceğimiz aşikârdır.
Her ne kadar niteliksel yapısı itibariyle Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu gerçek Cumhuriyet Halk Partisi özelliklerini kaybetmiş olsa da, taşıdığı ve bilinen adıyla her hal ve şart altında her olumsuz konu, partinin muarızlarınca Atatürk’e mal edilmekte, bu durum da bilinmelidir ki özünde demokratik, lâik cumhuriyet rejiminin varlığını aşındırma amacında olanların işine gelmektedir.
Buna da kimsenin hakkı yoktur!
Oysa ülkemiz ve bölgemiz bugün büyük bir emperyalist tehdit altındayken bizim Türkiye Büyük Millet Meclisinde daha farklı bir strateji hayata geçirmemiz, olası düşmanca planlara karşı birlik beraberlik görüntüsü vermemiz gerekir.
Topraklarımız ve ulusal birliğimiz üzerine hesap yapanlara, toplumsal huzurumuzu bozmak isteyenlere fırsat vermememiz gerekir.
Ama bunun olmasını beklemek sanırım biraz da hayal gibi görünüyor. Zira bunca meselenin içinde dün CHP Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’in iktidara gelmeleri durumunda Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın adını “Kadın ve Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı” olarak değiştireceklerini, sosyal politikaların ise ayrı bir bakanlık çatısı altında ele alınacağı şeklinde bir açıklama yapması hakikaten Türkiye ve dünya gündemine dair baktığımızda “dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” dedirtiyor.
İnanın bunu eleştirirken bile hicap duyuyorum, değerli arkadaşlar yahu sizin kadından, kızdan, cinsiyetten başka düşündüğünüz bir şey yok mu kardeşim?
Dört yanımız ateş çemberi olmuş, Siyonist katil Netanyahu suç ortağı Trump’la birlikte bölgemizi yangın yerine çevirmiş, on binlerce masum insanın kanına girmiş, her tarafı işgal etmeye çalışmakla meşgul, sizin tek derdiniz bir bakanlığın ismini değiştirmek mi olmalı?
Partinin adını bunca kirli ilişkiye bulaştırılınca, tacizlerle, yasak ilişkilerle “Aile” kavramının yerle bir olduğu ortamda olsa olsa ancak bu öneri akıllarına geliyor. Allah sizi ıslah etsin! Başka bir şey de demiyorum.
Değerli basın mensupları,
Savaşın başlamasının üzerinden 45 gün geçti.
Maalesef bu dönemde ülkemiz savaşın içinde bizzat bulunan ya da taktiksel kararlarla çeşitli saldırılara uğrayan ülkelere göre ekonomik olarak daha çok etkilendi ve büyük zafiyetlere girdi.
2026 yılının ilk üç ayında TÜİK enflasyonu yüzde 10.04 olarak gerçekleşti. Yalnız Mart 2026 ayı itibariyle yüzde 1.94 olarak açıklanan aylık enflasyon oranı inandırıcılıktan uzak kaldı. Zira bu oran henüz savaş ortamının olmadığı 2025 Mart ayı enflasyonunun bile gerisinde.
Daha önceki basın toplantılarımızda defalarca Sayın Hazine ve Maliye Bakanımıza defaten anlattık; enflasyon ile hayat pahalılığı aynı şey değildir ve bu enflasyonun halkın nezdinde daha çok hissedilmesinin en önemli sebebi tarımda verimli, hayvancılıkta da yerli üretimin azalmasıdır dedik.
Özellikle mazot ve gübreye devlet desteğinin olmaması fiyatların fahiş şekilde artmasına sebebiyet vermektedir.
Bakınız, bu günlerde domates pazarda 100 – 150 lira, salatalık 90 – 120 lira, sivri biber 200 liranın üstünde satılıyor. Buradan da anlaşılacağı gibi özellikle gıda enflasyonu TÜİK’e göre yıllık yüzde 38 civarında görülürken, İstanbul Ticaret Odası tarafından yapılan araştırmalara göre ise yüzde 43 seviyesinde hesaplanıyor. Gıda enflasyonun bu seviyelerde açıklandığı bir ekonomide genel olarak yıllık enflasyonun TÜİK’e göre yüzde 30.87 olarak tespit edilmesi gerçekçilikten uzaktır. Bu çarpıklığı görmezden gelemeyiz.
Son 5 yılda önce Kur Korumalı Mevduat Hesabı ve sonra oradan kurtulalım diye uygulanan yüksek faiz politikası carry trede ile yaklaşık 140 milyar dolar faiz yüküne girdik.
O zaman da uyardık; carry trade uygulamasına girerseniz dövizi de enflasyonun altında artırıp ne yaparsanız yapın Buchanann’ın “salam kesme” yöntemi ile paranız küçük dilimlerle değer kaybeder ve asıl büyük kaybın ayak seslerinin başlangıcı olur dedik. Şimdi kanaatimizce bu sürece dair vakit de azalıyor.
İran – ABD – İsrail savaşı nedeniyle bir yıllık enflasyon 3 puan, tahmin edilen cari açık yüzde 1 oranında artıp, büyüme de (ki en önemli görülen konu) sizin öngördüğünüz orandan 1 puan azalabilir diye düşünüyorum. Demek ki sabit gelirlilere, emeklilere yapılan zam oranı ve asgari ücretin artırılması enflasyonun artışına sebep olabilecek temel faktör değilmiş.
Sayın basın mensupları,
Ekonomide ve hukukta güven sistemi kalıcı şekilde kurulamazsa başarı gelmez, hedefler şaşar, mali disiplin politikası da ayakta kalamaz ve kamuda oluşan ekonomik bozulmalar her şeyi negatif etkiler.
Dövizi enflasyonun altında tutmak için baskılamak önemli ihracat kalemlerimizin gücünü de azaltıyor. Bu yüzden tekstil ve ayakkabı sektörü ağırlıklı olarak yurt dışına kaçtı.
Otomotiv sektöründeki ihracat rakamlarımız Avrupa’da yaşanan kısmi resesyon yüzünden geriledi. Elimizde bir tek kalan turizm sektörü, onda da gider maliyet oranlarının gelir kaynaklarının artış oranından yüksek olması ve bunun yanında bölgedeki savaş sebebiyle olumsuz etkilenmesi var.
Meselâ şu sorunun cevaplanması sorumluluğu Hazine ve Maliye Bakanımızın omuzlarındadır; 2025 yılının ilk üç ayında faiz gideri 427 milyar lira iken bu yılın aynı dönemindeki faiz giderinin 860 milyar lira olarak gerçekleşmesinin sebebi nedir?
Hani her şey yolundaydı? Faiz rakamı niye ikiye katlandı? O zaman.
Ben söyleyeyim; Hazine ve Maliye Bakanlığının, üretimi artırmak yerine faizi yine yüksek faizle borçlanma isteğinden başka bir anlamı yoktur. Bakın bu bir çıkmaz sokaktır.
Şu an politika faizi kâğıt üstünde yüzde 37, mevduat faizleri ortalama yüzde 45 – 47 bandında seyrediyor. Bir ülkedeki mevduata uygulanan faiz, politika faizinin üstünde ise ve şirket ya da kişisel kredi maliyetleri yüzde 55- 60 seviyesinde gerçekleşiyorsa kimse TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamına inanmaz, gerçekle ikisi arasındaki minimum yüzde 20 farkın izah edilmesini bekler ve bunda da haklıdır.
Şimdi savaş başlamadan evvel, yani 27 Şubat 2026 tarihinde swap hariç net rezervler 78.9 milyar dolar iken 03 Mart 2026 itibariyle sadece 18.3 milyar dolar olarak kalmış, ayrıca aynı dönemlerdeki dış borç stoku 225.4 milyar dolar iken 239 milyar dolara çıkmıştır.
Yani borç stokunu artırarak swap hariç net rezervin negatife dönmesinin önüne geçilmiştir. Peki bu realist bir strateji midir? Elbette değildir.
Bıkmadan, usanmadan söyleyeceğiz ve söylemeye devam edeceğiz. İnadın bir faydası yok. Gelin şu mevcut Büyükşehir Yasasını rafa kaldıralım, yeniden eski işleyişimize dönelim ve köyleri sahiplerine, köylülere geri verelim. Bunu en hızlı şekilde gerçekleştirelim.
Kendi yerli tohumlarımızla yerli tarımsal ürünlerimizi kendimiz üretelim. Yerli hayvancılığı teşvik edelim, kendi etimizi kendimiz üretelim. Yeniden kendine yeten ülkeler arasındaki yerimizi alalım. Başka çaremiz yoktur!
Allah’ın verdiğini kimse vermez, unutmayın!