Genel Başkanımız Önder Aksakal, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında; "İçinde bulunduğumuz hafta bildiğiniz gibi Polis Haftası olarak kutlanmaktadır.
10 Nisan 1845 tarihinde kurulan Türk Polis Teşkilatı, kurulduğu günden bu yana büyük bir özveri ile çalışmalarını sürdürmüş, toplumun ve bireylerin can ve mal güvenliğinin temin edilmesinde üstün gayretler ortaya koymuştur.
Polis teşkilatımız tüm unsurlarıyla birlikte vatanın ve milletin birliğine ve bölünmez bütünlüğüne yönelik her türlü girişimin ve saldırının karşısında gözünü budaktan sakınmamış, gerektiğinde canını feda etmekten de çekinmemiştir.
Bu duygu ve düşüncelerle Türk Polis Teşkilatımızın kuruluşunun 181.nci yılını yürekten kutluyor, bugüne kadar görev yapmış ve yapmakta olan Polis, Bekçi, Sivil Memur tüm mensuplarını saygıyla selâmlıyorum.
Bu ulvî görevleri sırasında şehit olan ve ebediyete irtihal eden teşkilat mensuplarımızı bir kez daha rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum.
Münhasıran önceki gün İstanbul’da İsrail Başkonsolosluğu binasına yönelik DEAŞ terör örgütü mensuplarınca gerçekleştirilen silahlı provokatif saldırı sırasında yaralanan Polislerimize de yüce Allah’tan acil şifalar diliyorum.
Bu vesileyle, gerçekleştirilen menfur saldırıyı şiddetle kınıyorum ve lanetliyorum, olayın planlayıcılarıyla arkasındaki gerçeklerin de en kısa zamanda ortaya çıkarılmasını beklediğimizi ifade ediyorum.
Değerli basın mensupları,
Kuzeyimizde Rusya – Ukrayna savaşı 4.ncü yılını geride bırakırken küresel jeopolitiği de kökten sarsabilecek bir boyuta ulaştığı görülmektedir.
Türkiye olarak bu savaş üzerine etkin bir misyon üstlenerek öncelikle ülkemize yönelik olmak üzere olası zararları en alt düzeyde tutmasını bilmiş, uygulanan dış politika hamlelerimizle de bölgede saygınlığımız ve güvenilirliğimiz bir kez daha muhataplarımızca teyit edilmiştir. Bu önemli bir başarıdır.
Ancak diğer taraftan 40 yılı aşkın süredir başımıza musallat edilen PKK terörü ile mücadele, küresel emperyalizmin bölgemiz üzerindeki stratejilerini bir üst seviyeye taşıma planlarıyla farklı bir niteliğe bürünmektedir.
Suriye’de gerçekleşen rejim değişikliği ile İsrail’in Gazze’de başlattığı işgal ve soykırımlar, Lübnan topraklarına yönelik gasp girişimi, ABD’nin bölgemizdeki ülkelerin sınırlarını yeniden çizime niyetini de iyiden iyiye açığa çıkarmıştır.
İsrail’in, Amerika ile birlikte İran’ı hedef alan saldırılarının başlamasından önce Türkiye olarak olası risklere karşı iç cephemizin güçlendirilmesi amacıyla “Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge” stratejisi planlanmış, bu amaçla Gazi Meclis çatısı altında kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu 05 Ağustos 2025 tarihinden itibaren çalışmalarına başlayarak yoğun bir mesai sonrasında ortak bir rapor hazırlamıştır.
Ortaya konulan öngörüler çerçevesinde bölgemizde eşi benzeri görülmemiş bir yıkım süreci devam etmektedir. Türkiye olarak gelişmeleri en hassas şekilde takip ettiğimiz, gerekli refleksleri an be an gösterebildiğimiz konusunda şüphemiz yoktur.
Ancak, bugün geldiğimiz noktada gerek devletimizin ortaya koyduğu iyi niyet yaklaşımlarının karşılığı gerekse Komisyon Raporunda belirlenen şartlar terör örgütü PKK tarafından yerine getirilmediği gibi, ısrarla ve inatla sözüm ona “barış tek kanatlı kuş değildir” benzetmeleri yapılarak devletin ortaya koyduğu iradenin tartışılması zemininin yaratılmak istendiğine tanık oluyoruz.
Değerli basın mensupları,
Öncelikle şu hususa bir kez daha dikkat çekmek isterim ki Demokratik Sol Parti olarak bizim olaya bakışımız; PKK elebaşının da kabullenmek mecburiyetinde kaldığı “ülkede kimlik inkârının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açtığından ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır.” tespiti ile gelinen aşamanın geliştirilmesi kapsamında olup, devletin terör örgütüyle bir “barış imzalaması” yönünde değildir.
Bununla birlikte kurumsal yaklaşım itibariyle TBMM çatısı altında oluşturulan Komisyon Raporunun rehberliğine göre, bazı çevrelerce topluma dikte edilmeye çalışıldığı şekliyle Terörsüz Türkiye sürecinin ikinci aşamasına geçildiği noktasında da değildir.
Dolayısıyla evvelemirde “barış” denilen diyaloğun birbiriyle küs taraflar arasında cereyan eden bir iletişim olduğunu herkesin bilmesi ve kabul etmesi gerekir.
Oysa Türk milleti Kürt vatandaşlarımızla tarihinin hiçbir döneminde küs yaşamamıştır ki bugün bir barışma ihtiyacı duysun. Ortadaki sorun Türk – Kürt sorunu değil doğrudan terör sorunudur!
Bu yaklaşımın tam olarak yerine oturtulması ihtiyacı vardır.
PKK terör örgütü ile bir barışın konuşuluyor olmasını da asil milletimiz ve kadim Türk devleti adına büyük bir talihsizlik olarak gördüğümüzü belirtmek isterim.
İkinci olarak da Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından deklare edilen bir devlet yaklaşımı vardır, o da terör örgütü PKK ve bileşenleri, PYD/YPG/SDG/PJAK tamamen silahlarını teslim edecek, Avrupa’daki diasporası ve militanları da yüce Türk adaletine teslim olacaklardır.
Bu şartlar devletimizin yetkili güvenlik kurumlarınca tespit ve tescil edildikten sonra yüce Meclis on binlerce insanımızın canına kast etmiş olan terör örgütü mensuplarının durumlarına göre gerekli yaklaşımı da yasal düzenlemelerle hayata geçirecektir.
Biz bunu her seferinde söylemekten bıktık usandık, gazi Meclis çatısı altında yuvalanmış PKK sözcüleri usanmadılar.
Ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına hükümlü bir bebek katilini sürecin sözde “baş aktörü ve müzakerecisi” konumunda tanımladıkları gibi, utanmasalar kendisine İmralı’da külliye yapılmasını bile talep edecekler.
Hadi bunların hayallerini ve çabalarını bir parça olsun anladık diyelim de, aynı frekanstan çağrılar yapmaya başlayan MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin daha bir ısrarcı olmasını anlamakta hakikaten müşkülümüz vardır.
Buradan sormak isterim;
Sayın Bahçeli’nin bu ısrarlarının temelinde kendilerinin bildiği, bizim ve milletimizin bilmediği bir gelişme mi olmuştur?
Yani binlerce TIR dolusu silahları olduğu alenen bilindiği halde, PKK’lı 30 teröristin 30 çakaralmaz silahlarını bir teneke kazanda yakma gösterisini silahların tümünün teslim edildiği şeklinde yeterli mi kabul etmektedir?
Meselâ bir tek terör örgütü mensubu, bir tek terörist gelip bağımsız Türk yargısına teslim mi olmuştur da bizim haberimiz yoktur?
Meselâ sözüm ona 5 Mayıs 2025 tarihinde topladıkları sözde kongrede “yaşasın Apo, yaşasın PKK” diye tempo tutarak kendilerini feshettiklerini ilan eden Kandil’deki elebaşları inlerinden çıkarıldı da biz mi duymadık?
Terör örgütünün Suriye kolu olan YPG/PYD/SDG unsurlarının Suriye’deki yeni yapılanmaya dair entegrasyonu tam olarak sağlandı da bunu sadece Sayın Bahçeli’ye mi bildirdiler?
Daha üç gün önce ABD Başkanı Trump, “İran’daki protestoculara verilmek üzere Kürt milislere silah verdik, onlar da kendilerinde tuttular.” diye açıklama yaptı, PKK türevleri de buna karşılık güya yalanlama açıklaması yaparak “bizdeki silahlar 47 yıllık” dediler.
Hadi Trump’a değil onlara inanalım, demek ki silahlar henüz teslim edilmedi. O zaman bu telaş ve acele niye?
Daha düne kadar şehit cenazelerinde toplumu galeyana getirip “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganı attıranların bugün DEM Partililerden daha hevesli olarak sergiledikleri sözde barış söylemlerine açıklık getirmeleri gerekmez mi?
Kimse buna “dün dündür, bugün bugündür” diyemez!
Çünkü emperyalizmin kukla olarak kullandığı terör örgütleri dün ne idiyse bugün de aynıdır, yarın da aynı olacaktır.
Daha önce de belirtmiştim, Sayın Cumhurbaşkanımız bu hassas konu üzerinde ciddiyetle durmalıdır ve her ne şart altında olursa olsun devlet iradesinin dışında gündeme gelebilecek bir gelişme karşısında herhangi bir iktidar veya ittifak kaygısı taşımaksızın dirayetli duruşunu sürdürmelidir.
Değerli basın mensupları,
Bu ikazlarımızı ortaya koyduktan sonra bir kez daha belirtmeliyim ki; Amerika ve İsrail'in İran halkının egemenliğine yönelik saldırıları daha kırkını çıkaramadan yeni bir aşamaya geçmiş olarak gösteriliyor.
Emperyalizmin bu saldırgan hesapları inançlı bir ulusun ve kararlı bir kadim devletin sarsılmaz iradesine toslamıştır.
İran halkının bugüne kadar sürdürdüğü dirayetli stratejik duruş ve direnç karşısında panikleyen sistemin etkin aktörleri ABD ve İsrail sözde “süreli ateşkes” organize etmişler ise de nihai amaç ve niyetlerinden arınmadıkları müddetçe ne Ortadoğu'da ne de bölgemizde gerçek bir huzur ve barış tesis edilemeyecektir.
Silahların susması elbette önemlidir ve herkesin isteyeceği bir sonuçtur ancak iki hafta olarak tanımlanan bu süreç İran için olduğu kadar Türkiye açısından da muhtemel riskleri ve olumsuzlukları bünyesinde barındırmaya devam etmektedir.
Bakınız, daha ilk günden İsrail de, Amerika da çizdiği çerçevede oynamayacaklarını gösterdiler ve ateşkes Lübnan’ı kapsamıyor açıklaması yaptılar.
İsrail, Lübnan’da saldırılarına ve katliamlarına devam ediyor. 41 gündür ibadete kapattıkları Mescid-i Aksa’yı yeniden ibadete açmış olmaları esasen bir tuzak olarak görülmelidir.
Zira geçtiğimiz süreçte burası açıkken dahi Filistinli Müslümanlara yaptıkları zulümler unutulmamalı, yeniden buna yeltenebilecekleri akıllardan çıkarılmamalıdır.
ABD Başkanı Trump daha bugünkü açıklamasında “Ordumuz dinleniyor, yükleniyor, bir sonraki hamlelerine hazırlanıyor” şeklinde aslında herkesin bildiği bir gerçeği ortaya koyuyor.
Yayılmacı ve soykırımcı politikalarla Gazze’de taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayan katil İsrail ve hamisi Amerika’ya nasıl güvenebiliriz?
İki hafta olarak öngördükleri ateşkes anlaşmasını iki saatte de, iki günde de bozma potansiyelleri olan iki güvenilmez devletten söz ediyoruz.
İşte bu nedenle; münhasıran gerekli şartları ısrarla yerine getirmekten uzak duran PKK terör örgütüyle sözde barış arayışının temcit pilavı gibi ülke gündeminde tutulması çabalarının da olası bu risklerden ayrı düşünülmemesi gerektiğini söylüyoruz.
İşte bu nedenle; bölgemizde planlanan ve bunu açıkça itiraf eden İsrail’in “arz-ı mevud” hayalleri son bulmadıkça, Amerika’nın sözde Kürdistan adında bir devlet kurma hevesleri ortadan kesin olarak kaldırılmadıkça bölgemizde terör de bitmeyecektir.
Kendimizi kandırmayalım ve bir an evvel dünyanın ve hayatın gerçekleriyle yüzleşelim.
İsrail’in Gazze’nin tamamı yanında Lübnan’ın güney bölgesini açık açık kendi topraklarına katacağını ilân etmiş olması bütün bunlar için yeterli sebep değil midir?
Geldiğimiz noktada İran kararlı ve dirayetli duruşuyla Amerika ve İsrail’i perişan etmiştir.
Elbette birçok değerli siyasetçisini, binlerce yurttaşını ve milyarlarca dolar varlığını kaybetmiştir ama onurunu ayakta tutmasını bilmiştir!
Değerli basın mensupları,
Savaşların ortasında bir jeopolitik konuma sahip ülke olarak tüm bunlardan ari bir de yaşadığımız ekonomik sıkıntıları bertaraf etme mecburiyetimiz var.
Evet, yakın süreçte tüm dünya ile birlikte küresel pandemi gibi, 6 Şubat’ta yaşanan büyük deprem felaketleri ve doğal afetler gibi badireleri yaşadık.
Çok şükür devletimiz Sayın Cumhurbaşkanımızın da kararlı duruşuyla, milletimiz de sabır ve anlayışıyla bunların da üstesinden gelmeye gayret ediyor.
Biz, halkımızın engin hoşgörüsü çerçevesinde, yaşananları da sinesine çekerek takdire şayan bir özveri gösterdiğine inanıyoruz.
Ancak hadise bu kadarda kolay değil.
Açlık sınırının 33 bin lira, yoksulluk sınırının 107 bin lira olduğu bir yaşam ortamında insanların geçim şartlarının iyileştirilmesi bir yana, üstüne üstlük doğal gaza ve elektriğe yüzde 25 zam yapılması, ekonominin can damarı olan taşımacılık sektöründe motorin fiyatlarının 80 lirayı geçmesi toplumun dayanma direncini ve devlete olan güven duygularını zayıflatmakta ve hatta yok etmektedir.
İvedilikle bu sorunlara çözüm bulunmalı, halkın alım gücüne katkı sağlayacak yeni yöntemler hayata geçirilmelidir.
Bu konuda öncelikli olarak yapılabilecekler kapsamında söylememiz gerekirse, neredeyse çeyrek asırdır uygulaması devam eden Özel Tüketim Vergisi uygulaması temel ihtiyaç sayılan kalemler üzerinden kaldırılmalıdır.
Bunların başında elbette akaryakıt gelmektedir. Son zamanlarda İran’da yaşanan savaş ortamı sebebiyle geçici ve kısıtlı olarak uygulanan eşelmobil sistemi yerine ÖTV’siz akaryakıt ve enerji dönemi kalıcı olarak başlatılmalıdır.
İletişim sistemleri ve araçları ile dar gelirli halkın kullanımına uygun taşıtlar üzerindeki ÖTV’de kaldırıldığında hayatın olağan akışına katkı sağlayacak ölçüde bir rahatlamanın yaşanacağı aşikârdır.
Sadece bunlar bile diğer toplumun temel ihtiyaç maddelerini temini aşamasındaki maliyetlerini düşürecek, halkın alım gücüne olumlu katkı yapacaktır.
Bu uygulamalar sonrasında maliye hazinesinde oluşacak gelir kaybı ise gerçek anlamda “özel tüketim” sayılan ve lüks kategorisine giren mal ve hizmetler üzerindeki vergi oranlarının artırılmasıyla karşılanabilir.
Bu önerimiz bir servet düşmanlığı değil, toplum olarak refah ve huzur içinde yaşayabilme şartlarının sağlanmasına yönelik olarak değerlendirilmelidir.
Üretimin artırılmasına dair önerilerimizi her fırsatta dile getiriyoruz, bıkmadan usanmadan getirmeye devam edeceğiz."