Genel Başkanımız Önder Aksakal, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, Kabotaj Kanunu'nun Türkiye'nin denizlerdeki egemenliğinin tapusu olduğunu vurgulayarak, Mavi Vatan'dan taviz verilmeyeceğini ifade etti. Madımak Katliamı'nın 33. yılında adalet çağrısını yineleyen Aksakal, NATO Liderler Zirvesi öncesinde yaptığı değerlendirmede Türkiye'nin tam bağımsızlık ilkesinden taviz vermeyeceğini belirterek, zirve kapsamında alınan güvenlik tedbirlerine vatandaşların anlayış göstermesi çağrısında bulundu. Haziran ayı enflasyon verileri öncesinde TÜİK'in açıklayacağı rakamların hayatın gerçeklerini yansıtmayacağını ifade eden Aksakal, emekli, işçi ve memurlar için refah payı ile ara zam çağrısını yineledi. Terörle mücadelede tavizsiz duruşun sürdürülmesi gerektiğini söyleyen Aksakal, terör örgütlerine yönelik yeni bir yasal düzenleme iddialarını da eleştirdi.
Genel Başkanımız Önder Aksakal, yapığı açıklamasında; "Dün 1 Temmuz’du.
1 Temmuz’da sadece sıradan bir kanunun yürürlüğe girişini kutlamıyoruz.
Kapitülasyonların karanlığında kendi denizlerinde adeta mülteci durumuna düşürülmüş bir milletin, denizlerini yeniden fethettiği, sularına kendi mührünü vurduğu günü kutladık.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, emperyalist işgalci devletlere verilen imtiyazlar nedeniyle kendi limanlarımız arasında bir Türk gemisinin yük taşıması, bir Türk kaptanın dümen sallaması yasaklanmıştı.
Kendi denizlerimizin bereketi yabancı şirketlerin kasasına akıyordu.
İşte Cumhuriyetimizin kurucu iradesi Gazi Mustafa Kemal Atatürk, askeri zaferlerin ekonomik zaferlerle taçlandırılmadığı sürece kalıcı olamayacağını çok iyi biliyordu.
Bu sebeple 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu, denizlerdeki Ekonomik Misak-ı Milli’dir!
Bu kanunla, Karadeniz’den Akdeniz’e, Ege’den Marmara’ya kadar tüm karasularımızda ticaret yapma, yolcu taşıma ve balıkçılık hakkı münhasıran Türk milletine devredilmiştir.
Kısacası Kabotaj, denizlerdeki egemenliğimizin tapusudur.
Demokratik Sol Parti olarak bizler, Onursal Genel Başkanımız, Başbakanımız Bülent Ecevit’in kuramcısı olduğu “demokratik sol” felsefesiyle her zaman üretimi, milli sanayiyi ve emeği savunduk.
Ecevit, denizlerimizin sadece birer su kütlesi değil, bu ülkenin jeopolitik gücü, kalkınma motoru ve geleceği olduğunu her fırsatta dile getirmiştir.
Kabotaj Bayramı’nı kutlarken, şu gerçeği de yüksek sesle ifade etmek zorundayız: Tersanelerimizin durumunu, yerli amirallik gücümüzü, armatörlerimizin dünyadaki rekabet payını ve en önemlisi gemi adamlarımızın balıkçılarımızın yaşadığı ekonomik zorlukları görmezden gelemeyiz.
Gerçek bir kabotaj gücü; sadece liman sınırlarını korumakla olmaz.
Denizlerimizi korumak; limanlarımızı yabancı sermayenin insafına terk etmemekle, yerli deniz ticaret filomuzu büyütmekle, balıkçımızın mazot yükünü hafifletmekle ve deniz ekosistemini ranta kurban etmemekle mümkündür.
Demokratik sol siyaset, deniz işçisinin hakkını savunmayı, denizlerimizin zenginliğini hakça paylaşmayı gerektirir.
Değerli Arkadaşlar,
Son yıllarda Doğu Akdeniz’de ve Ege’de yaşanan gelişmeler, 1926 yılında atılan o kararlı adımın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Karasularımız, kıta sahanlığımız ve münhasır ekonomik bölgemiz olan Mavi Vatan, egemenliğimizin ayrılmaz bir parçasıdır.
Dolayısıyla Mavi Vatan Bir Bütündür, Taviz Verilemez!
DSP olarak, denizlerimizdeki hiçbir hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz, hiçbir uluslararası baskıya boyun eğmeyeceğiz, bu kararlı duruşumuzdan da asla taviz vermeyeceğiz!
Atatürk’ün “Denizciliği Türk'ün büyük ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız” sözü, bizim pusulamızdır.
Bu vesileyle başta Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu toprakları ve denizleri bizlere vatan kılan tüm şehitlerimizi, denizlerde yaşamını yitiren kaptanlarımızı, tayfalarımızı ve gemicilerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.
Ekmeğini dalgaların arasından söke söke alan balıkçılarımızın, tersanelerde alın teri döken işçilerimizin, liman çalışanlarımızın ve şanlı Türk Bahriyesinin Kabotaj ve Denizcilik Bayramı’nı en içten dileklerimizle kutluyoruz.
Denizlerimiz özgür, rotamız her daim aydınlık olsun.
Değerli basın mensupları,
Bundan tam 33 yıl önce, Sivas’ın ortasında, Madımak Oteli’nin pencerelerinden yükselen o dumanlar sadece 35 canımızı bizden koparmadı; insanlığın ortak vicdanını, bu toprakların bir arada yaşama iradesini ve geleceğimizi de ateşe verdi.
Bizler sadece bu katliamı anmak için değil; şiirin, sazın, sözün, aydınlığın ve sevginin, barbarlığa karşı verdiği o büyük, o soylu direnişi selamlamak için buradayız.
Otuz yılı aşkın bir süredir her 2 Temmuz’da içimizdeki o yangın yeniden harlanıyor.
Çünkü biliyoruz ki, ateş hâlâ düştüğü yeri yakıyor!
Annelerin gözyaşı dinmedi, babaların adalet arayışı bitmedi, geride kalan çocukların içindeki o derin boşluk hiç dolmadı.
Madımak’ta katledilen gencecik bedenler, semaha duran güzel insanlar, bu ülkenin en kıymetli hazinelerindendi.
Onlar barışı haykırmak, türküleri kardeşçe söylemek için oradaydılar.
Asıl acı olan şudur ki; Madımak’ın dumanı sadece o gün Sivas semalarını kaplamadı.
Adaletin tecelli etmediği, katillerin ve arkasındaki karanlık odakların korunduğu, davaların zaman aşımı kıskacına itildiği her gün, o duman insanlığın nefesini kesti ve kesmeye de devam ediyor.
Unutulmamalıdır ki, insanlığa karşı işlenen suçların zaman aşımı olmaz!
Adalet yerini bulana dek, vicdanlardaki bu yangın sönmeyecektir.
Bizleri o gün o otelin içine hapsetmek isteyen zihniyet, bugün de farklı maskelerle aramızda dolaşıyor olabilir.
Sanattan korkan, düşünceden korkan, farklı renklerin bir arada parıldamasından ürken o karanlık, her fırsatta bizi bölmeye, kutuplaştırmaya çalışıyor.
Ancak buradan, bu kürsüden bir kez daha haykırıyoruz: Başaramadınız, başaramayacaksınız!
Asaf Koçak’ın karikatürleri, Behçet Sefa Aysan’ın, Metin Altıok’un şiirleri, Hasret Gültekin’in bağlamasının teli hâlâ aramızda, hâlâ dipdiri.
Onları bedenen yok edenler, fikirlerini ve bu topraklara ektikleri sevgi tohumlarını asla yok edemediler.
Bizler, o güzel insanların bıraktığı mirasa sahip çıkarak; nefrete karşı sevgiyi, karanlığa karşı aydınlığı, ölüme karşı yaşamı savunmaya inatla devam edeceğiz.
Unutmadık, Unutturmayacağız!
Değerli Basın Mensupları,
Madımak’ı unutmak, insanlığımızdan vazgeçmektir. Madımak’ı unutmak, yeni karanlıklara kapı aralamaktır.
Biz ne o çocukların masumiyetini unutacağız ne de o çığlıkları duymazdan gelenleri.
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yitirdiğimiz tüm canlarımızı, şairlerimizi, yazarlarımızı, sanatçılarımızı ve o gencecik fidanlarımızı saygıyla, özlemle ve rahmetle anıyoruz.
Bu topraklarda barışın, adaletin ve kardeşliğin egemen olacağı güne kadar mücadelemizden tek bir adım bile geri atmayacağımıza söz veriyoruz.
Değerli basın mensupları,
Bildiğiniz gibi, A Milli Futbol Takımımız, 24 yıllık uzun bir aranın ardından büyük bir inançla yürüttüğü mücadele sonrasında hak ettiği 2026 FIFA Dünya Kupası turnuvasına katılmakla milletimize büyük bir gurur yaşatmıştır.
Talihsizliklerle başlayan grup karşılaşmalarında D Grubundaki son maçında, turnuvanın ev sahiplerinden Amerika Birleşik Devletleri’ni Hollywood yıldızlarının akın ettiği o stadyumda, Los Angeles'ta 3-2 mağlup ederek organizasyonu başı dik bir şekilde tamamlamıştır.
Turnuvaya bu galibiyetle veda etmiş olsak da genç yıldızımız Arda Güler’in attığı o tarihi gol ve son saniyeye kadar pes etmeyen takım ruhu, Türk gencinin fırsat verildiğinde neleri başarabileceğinin en somut kanıtıdır.
Dünyanın tüm mazlum halklarının ahını almış, Ortadoğu’da Gazze’de, İran’da binlerce çocuğunu kanına girmiş bir devletin milli takımına karşı damarlarındaki asil kanı coşan millilerimiz bir nebze de olsa yüreğimizi serinletmişlerdir.
Bu vesileyle Demokratik Sol Parti olarak, bu süreçten çıkardığımız dersleri ve Türk sporunun geleceğine dair vizyonumuzu sizler aracılığıyla kamuoyuyla da paylaşmak istiyoruz.
Bizim Yolumuz Üretimdir, altyapıdır!
Bu ilke sadece tarımda, sanayide geçerli değildir; spor ekonomisinde ve sporcu yetiştirme düzenimizde de geçerlidir.
Bugün A Milli Takımımızın turnuvada yaşadığı erken veda, sahada dökülen terin ya da yeteneğin eksikliğinden değil, Türk sporunun uzun vadeli, planlı ve üretime dayalı bir sistemden mahrum bırakılmasından kaynaklanmaktadır.
İthal çözümlerle kalıcı başarı gelmez: Günübirlik başarılar uğruna, milyonlarca dolarla, euroyla yabancı oyuncu ve teknik direktör kontratlarıyla Türk futbolunun geleceği ipotek altına alınamaz.
Çözüm dışarıda değil, anadolu'nun köylerinde, kasabalarında, çeperlerinde keşfedilmeyi bekleyen evlatlarımızdadır.
Sporun ve sporcunun hakkı adaletle dağıtılmalıdır.
Tıpkı bütçe hakkının milletin hakkı olduğunu savunduğumuz gibi, spora ayrılan kamusal kaynakların da sadece birkaç büyük kulübe değil, anadolu'nun dört bir yanındaki amatör kulüplere, altyapı tesislerine ve spor okullarına hakça paylaştırılması, aktarılması şarttır!
Onursal Genel Başkanımız Bülent Ecevit’in de her zaman vurguladığı gibi, demokratik sol felsefe, insanı merkeze alır.
Gençlerimizin kahve köşelerine, dijital bağımlılıklara ya da geleceksizlik kaygısına mahkûm edilmediği bir Türkiye'nin reçetesi spordur, sanattır, bilimdir.
Bizler, sporu sadece televizyon karşısında tüketilen bir eğlence aracı olarak görmüyoruz.
Spor, toplumsal uzlaşının, kardeşliğin ve sağlıklı bir neslin en güçlü harcıdır.
A Milli Takımımızın ay-yıldızlı formayı göğsünde taşıyan her bir evladı, bu ülkenin 85 milyon vatandaşını hiçbir ayrım gözetmeksizin aynı bayrak altında tek yürek yapmayı başarmıştır.
Siyasetin kutuplaştırıcı diline inat, milli takımımızın yarattığı bu birleştirici iklim, siyasete de örnek olmalıdır.
Çağrımızdır; Spor Devrimi Şarttır!
Buradan Cumhurbaşkanımıza, Gençlik ve Spor Bakanlığına açık bir çağrıda bulunuyoruz. Gelin, turnuvadaki bu sonucu bir başarısızlık değil, büyük bir reformun miladı kabul edelim.
Spor Federasyonlarını liyakat esasına göre yeniden yapılandıralım. Okullarımızdaki spor eğitimini kâğıt üstünde kalmaktan kurtarıp, her çocuğumuzun en az bir spor branşıyla profesyonelce ilgilenebileceği fiziki şartları hazırlayalım.
Biz inanıyoruz ki; doğru planlama, adaletli paylaşım ve bilimsel politikalar uygulandığında, Türk gençliği sadece Dünya Kupası'na katılmakla yetinmeyecek, o kupayı bu ülkeye getirecek potansiyeli de ortaya koyacaktır.
Bu vesileyle, Amerika'da onurumuzla mücadele eden, ülkemizi temsil eden başta teknik heyetimiz ve futbolcularımız olmak üzere tüm A Milli Takım paydaşlarını yürekten kutluyor, bizlere yaşattıkları bu büyük heyecan için teşekkür ediyorum.
Değerli basın mensupları,
Demokratik Sol Parti olarak bugün, küresel dengelerin yeniden şekillendirildiği ve ülkemizin tam merkezinde yer aldığı çok kritik bir dış politika gündemini değerlendirmek durumundayız.
Bildiğiniz gibi, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde NATO Liderler Zirvesi, Ankara’da gerçekleştirilecektir.
2004 yılındaki İstanbul Zirvesi’nin ardından ülkemizin ev sahipliği yapacağı bu ikinci tarihi zirve, küresel güvenliğin ve diplomatik adımların masaya yatırılacağı bir dönemeçtir.
Dünyanın gözü kulağı Ankara’ya çevrilmişken, Demokratik Sol Parti olarak ulusal çıkarlarımızı, bölgesel barış vizyonumuzu ve köklü dış politika ilkelerimizi bir kez daha yüksek sesle ortaya koymak görevimizdir.
Demokratik Sol Parti, Türk dış politikasında her zaman “ulusal onuru” ve “tam bağımsızlığı” rehber edinmiştir.
Onursal Genel Başkanımız Bülent Ecevit’in liderliğinde; Haşhaş krizinde de, Kıbrıs Barış Harekâtında da hiçbir küresel gücün dayatmasına boyun eğmeyen o şanlı duruş, bugün de bizim değişmez rotamızdır.
Bizler, Türkiye olarak 70 yılı aşkın süredir NATO’nun en güçlü ve paha biçilmez katkı sağlayan müttefiklerinden biri olduğumuzu çok iyi biliyoruz.
Ancak bu müttefiklik ilişkisi, hiçbir zaman asimetrik bir bağımlılığa, egemenlik haklarımızın gölgelenmesine ya da coğrafyamızın başkalarının kanlı planlarına
alet edilmesine zemin hazırlayamaz.
Ankara'da toplanacak olan zirvede, müttefiklerimizin Türkiye'nin güvenlik hassasiyetlerine tam bir saygı çerçevesinde ve adaletle yaklaşması şarttır.
Değerli Basın Mensupları,
Zirvenin ana gündem maddelerinin birinin üye ülkelerin savunma harcamaları, Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki krizler olacağı aşikardır.
Üye ülkelerin gayrisafi yurt içi hasıllarının ciddi bir oranını temel savunma harcamalarına ayırma yönündeki kararlılıkları bilinmektedir.
Türkiye, ittifakın güney kanadını neredeyse tek başına koruyan, göç dalgalarını ve terör tehditlerini göğsünde eriten yegâne ülkedir.
Müttefiklerimiz savunma bütçelerini konuşurken, Türkiye’nin sırtındaki bu devasa jeopolitik ve ekonomik yükü görmezden gelemezler, gelmemelidirler.
Bir yandan Türkiye’nin ittifaka olan katkıları övülürken, diğer yandan savunma sanayimize yönelik örtülü ya da açık kısıtlamaların devam etmesi kabul edilemez bir samimiyetsizliktir.
Ankara Zirvesi, bu çifte standartların son bulduğu yer olmalıdır. Zira Türkiye bölgesel barışın teminatıdır.
Biz Demokratik Sol Parti olarak, bölgemizde yeni çatışma hatlarının çizilmesine, Karadeniz’in ya da Orta Doğu’nun kalıcı bir savaş arenasına dönüştürülmesine şiddetle karşıyız.
Ankara’da ağırlayacağımız dünya liderlerine mesajımız nettir: Türkiye, küresel güçlerin ileri karakolu değil; egemen, bağımsız ve bölge barışını inşa eden kurucu bir iradedir!
7-8 Temmuz'da gerçekleşecek bu zirvenin, sadece askeri paktların güçlendirildiği bir toplantı olmanın ötesine geçmesini; küresel adaletin, insan haklarının ve dengeli bir uluslararası düzenin konuşulduğu bir platforma dönüşmesini temenni ediyoruz.
Demokratik Sol Parti, her zaman olduğu gibi, devletimizin çıkarlarını ve milletimizin onurunu koruyan adımların arkasında; tam bağımsızlık ilkemizi zedeleyecek her türlü diplomatik tavizin ise dimdik karşısında duracaktır.
Bu zirve sebebiyle her türlü hazırlığını olması gerektiği ölçüde ve düzeyde yerine getiren devletimiz, uluslararası ilişkilerin hassasiyeti ve her biri ayrı tehdide hedef devlet adamlarını koruma sorumluluğunun bilinciyle tüm tedbirleri almış, sosyal yaşamı da kısmen kısıtlayabilecek bazı uygulamaları uygulamaya koymaktadır.
Madem ki böyle büyük bir organizasyonun ev sahipliği üzerimizdedir, bu durumda geçici bazı sıkıntıların da anlayışla karşılanması ve tahammülü zorunlu olarak kabul edilmelidir.
İnsanlarımızın genel sağlık ve yaşam şartlarının tamamen ortadan kaldırıldığına yönelik algı çalışmalarına da itibar edilmemelidir. Zira tüm acil sistemler daha da hazır ve teyakkuz halinde cefakar personelleriyle görevlerinin başında olacaktır.
Değerli basın mensupları,
Demokratik Sol Parti olarak bugün, 3 Temmuz’da açıklanacak olan Haziran ayı enflasyon verileri öncesinde, milyonlarca emekçimizin, emeklimizin ve dar gelirlimizin hakkını savunmak, çarşı-pazardaki yangının gerçek boyutlarını da konuşmak durumundayız.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) sipariş usulü hazırladığı masa başı rakamlar ne derse desin, halkımızın mutfağındaki gerçek enflasyon, cüzdanları ve umutları yakıp kavurmaya devam etmektedir.
Onursal Genel Başkanımız Bülent Ecevit’in "Ne ezilen ne ezen, insanca hakça bir düzen" ilkesi, bugün her zamankinden daha hayati bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.
Demokratik Sol Parti, işçinin alın terini TÜİK’in sanal sepetlerine kurban ettirmeyecektir!
Açıklanacak bu veri, yalnızca bir istatistik değil; memurun, emeklinin ve işçinin önümüzdeki 6 ay boyunca ne kadar daha yoksullaşacağını belirleyecek bir “hak gaspı” mekanizmasına dönüşmüştür.
IMF patentli kemer sıkma politikalarıyla, faturayı her zaman olduğu gibi yine halka kesen bu sermaye odaklı anlayışı şiddetle reddediyoruz.
Rakam oyunlarına karşı Demokratik Sol Parti olarak uyarılarımızı yapıyoruz.
* TÜİK Makyajı Gerçeği Gizleyemez:
Çarşıda, pazarda, kirada, elektrikte ve doğalgazda yaşanan reel artışlar üç haneli rakamlara ulaşmışken, TÜİK’in enflasyonu dizginlenmiş gibi gösterme çabası inandırıcılıktan uzaktır, esasen emekçinin cebinden para çalmaktır.
Gerçek enflasyon oranları derhal bağımsız bilim kurullarının verileriyle yenilenmelidir.
* Refah Payı Bir Lütuf Değil, Haktır:
Memur ve emeklilere yapılacak zam oranları, sadece geçmiş ayların sahte kayıplarını karşılamaya yönelik bir enflasyon farkı ile geçiştirilemez.
Ülkenin büyüme payından, üretilen zenginlikten işçiye ve emekliye mutlak bir refah payı aktarılması artık zorunludur.
* Asgari Ücret ve Emekli Aylıkları Acilen Güncellenmelidir:
Açlık sınırının çok altında yaşamaya mahkûm edilen emeklilerimizin ve asgari ücretlilerimizin Temmuz ayında ara zam almaması yönündeki her türlü dayatma, toplumsal barışa vurulmuş bir darbe olacaktır. Bakınız son yapılan açıklamalarda açlık sınırı 35.000 bin lirayı, yoksulluk sınırı da 120.000 bin lirayı geçmiş durumda, ama hala daha emekliye verilen maaş 20.000 bin lira asgari ücret 28.000 bin lira bu vicdani değildir değerli arkadaşlar.
En düşük emekli maaşı derhal en az asgari ücret düzeyine yükseltilmelidir.
Demokratik Sol Parti olarak, parası olanın daha zenginleştiği, üretenin ve alın teri dökenin ise sistemli bir şekilde yoksullaştırıldığı bu çarpık ekonomik modeli yıkmaya kararlıyız.
Çözüm, sıcak para baronlarının ve uluslararası tefecilerin kapısında çözüm aramak değil; kamucu, ulusalcı ve üretime dayalı Demokratik Sol ekonomi programındadır.
Rakam oyunlarıyla cepleri boşaltılan milyonların sesi olmaya, insanca ve hakça bir düzeni kurana dek mücadele etmeye devam edeceğiz.
Değerli basın mensupları,
Demokratik Sol Parti olarak bugün, “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen tartışmalara, meclis çatısı altındaki arayışlara ve kamuoyuna dayatılmak istenen teslimiyet senaryolarına karşı, millî duruşumuzun kırmızı çizgilerini bir kez daha ifade ediyorum.
Türkiye Cumhuriyeti, sokakta bulunmuş bir devlet olmadığı gibi; eli kanlı terör şebekelerinin, onların Kandil’deki baronlarının ya da yüce Meclis çatısı altında pusuya yatmış uzantılarının pazarlık masasına sürebileceği bir oyuncak da değildir.
Biz terörün kökünün kazınmasını 1999'da, Onursal Genel Başkanımız Bülent Ecevit Başbakanlığındaki DSP iktidarında, terörist başını bağımsız Türk adaletine teslim ederek dünyaya gösterdik.
Sadece PKK terör örgütünü değil kafatasçı Hizbullah terör örgütünü de bitirdik.
Bizim terörle mücadele tarihimiz, icazet ve taviz değil; tam bağımsız millî
duruş ve kararlılık tarihidir!
Bugün “barış” ve “kardeşlik” maskesi ardına sığınarak terörist başının meclis kürsülerini, bildiri masalarını adres göstermesini; anadolu topraklarının altına döşenmiş yeni siyasi mayınlar olarak görüyoruz.
Demokratik Sol Parti’nin bu konudaki tavrı nettir: Terörle müzakere edilmez, mücadele edilir!
Muhatap İmralı veya Kandil dağı Değil, Türk Devletidir:
Terörün bitmesi için tek bir yol vardır; o da terör örgütünün tüm unsurlarıyla, silah ve mühimmatlarıyla birlikte kayıtsız, şartsız Türk adaletine teslim olmasıdır.
Bunun dışındaki her türlü formül, terörü meşrulaştırma çabasından başka bir anlam ifade atmeyecektir.
“Terörsüz Türkiye” vizyonu, Anayasa'nın ilk dört maddesini, üniter devlet yapısını ve “Türk Milleti” tanımını aşındırmanın bir kaldıracı olarak kullanılamaz.
Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temeliyle, taşıyıcı kolonlarıyla oynanmasına asla müsaade etmeyeceğiz.
DSP olarak duruşumuz insani ve hukuki netliktedir: Terör örgütü tarafından zorla dağa kaçırılmış ya da kandırılmış, hiçbir suça karışmamış vatan evlatlarının silah bırakıp teslim olmaları hâlinde, denetimli serbestlik ve topluma kazandırma mekanizmaları işletilmelidir. Buna bir itirazımız olamaz.
Ancak örgütün Kandil'deki elebaşlarına ve onların siyasi maşalarına devletin demir yumruğu da indirilmelidir.
Son günlerde sıkça dillendirilen bir konuya da özellikle dikkat çekmek isterim.
Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu adı altında bir “iyi niyet çalışması” hayata geçirildi.
Bu Komisyonda DSP olarak biz de yer aldık ve her türlü katkıyı sunduk.
Komisyon çalışmaları sonunda oybirliğiyle kabul edilen ve tüm katılımcıların imzasını taşıyan bir sonuç raporu yayınlandı.
Görüyor ve hayretle izliyoruz ki PKK sözcülerinin bu konudaki baskın talepleri ve bunlara MHP kanadının yumuşak yaklaşımı karşısında iktidar iradesinin de son günlerde aynı hizada söylemlerine tanık oluyoruz.
Neymiş efendim? Sözüm ona bir çerçeve yasa çıkarılacakmış, hem de Meclis kapanmadan çıkarılacakmış ve teröristlerin silah bırakmalarına yönelik hukuki zemin yaratılacakmış!
Bu bir gaflettir, şehitlerimizin onuruna ihanettir!
Sayın Cumhurbaşkanımız hangi gerekçelerle ikna edilmiştir onu bilemem ancak kendileri de bilecektir ki bu gidilen yol yol değildir!
Teröristler için silah bırakma zemini mevcut yasal sistemimizde zaten mevcuttur. Bunun için özel bir yasa çıkarma ihtiyacı da yoktur.
Ama İmralı’da cezasını çekmekte olan bir bebek katiline statü, makam ve mekân arayışı içinde olanların Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik içeriğini bilmediğimiz siyasi bir tehdit veya siyasi bir şantaj ihtimali söz konusu ise ileride bunun daha vahim sonuçlarının olacağı akıllardan çıkarılmamalıdır.
Türk milleti böyle bir savrulmayı unutmaz ve affetmez. Bizden söylemesi.
Biz Demokratik Sol Parti olarak, emperyalizmin bölgedeki taşeronu olan terör örgütlerinin Türkiye'yi istikrarsızlaştırma operasyonlarına geçit vermeyeceğiz. Ne küresel güçlerin kanlı planlarına ne de içimizdeki gaflet odaklarının tavizkar politikalarına teslim olmayacağız.
Devletimizin bekasını, milletimizin birliğini ve şehitlerimizin aziz hatırasını korumakta kararlıyız.
“Terörsüz Türkiye” ancak ve ancak tavizsiz bir devlet iradesiyle, millî onurdan zerre ödün vermeden gerçekleştirilebilir. Demokratik Sol Parti, bu iradenin asil koruyucusu ve yıkılmaz kalesidir."