Genel Başkanımız Sayın Önder Aksakal, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında 1 Nisan’ın toplumsal hoşgörü ve şaka kültürünü kaybettiğine dikkat çekti, küresel ekonomik buhranın yarattığı ağır yaşam koşullarını eleştirdi. 2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü kapsamında otizmin bir hastalık değil farkındalık olduğunu vurguladı. A Milli Futbol Takımı’nın başarısını kutladı. Artan açlık ve yoksulluk sınırlarına dikkat çekerek asgari ücretle geçinmenin mümkün olmadığını ifade etti. Terörle mücadele ve bölgesel gelişmelere ilişkin sert değerlendirmelerde bulunan Aksakal, PKK ve Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen tartışmaları eleştirerek devletin net bir duruş sergilemesi gerektiğini ifade etti. Ayrıca ABD ve İsrail’in bölgedeki politikalarını eleştirerek uluslararası ambargo çağrısında bulundu.
Genel Başkanımız Önder Aksakal, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında; "Bugün 1 Nisan.. eskiden 1 Nisan’da karşılıklı olarak katlanılabilir ağırlıkta şakalar yapılır ve bu günün hatırına hiç kimse karşısındaki şakacıya kötü davranmazdı.
Bugün yaşadığımız dünyada insanların ne şaka yapacak hali, ne de olası şakaları kaldırabilecek tolerans düzeyi maalesef kalmadı.
Yaşanan küresel ekonomik buhranın yarattığı toplumsal dejenerasyon gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerde yaşayan insanlarda ciddi bir travma düzeyine ulaşmış, artık en küçük olumsuzlukların bile tahammül edilemeyeceği ruh halini kalıcı kılmıştır.
1 Nisan münasebetiyle bu kötü günlerin bir şaka olarak tecelli ettiğini düşünmek ve buna inanmak istiyoruz.
Değerli arkadaşlar, yarın da Dünya Otizm Farkındalık Günü.
Her yılın 2 Nisan günü, Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler tarafından dünya genelindeki otizm spektrum bozukluğuna sahip bireylerle ilgili farkındalık oluşturma amacıyla özel bir gün olarak belirlenmiş ve buna ilişkin etkinlikler tertiplenmektedir.
Otizm bir hastalık değil, farkındalıktır ve biz Otizmin farkındayız.
Otizmli bireylerin nitelikli eğitime erişimi ve bağımsız yaşam sürdürebilmeleri konusunda her türlü girişimi ve düzenlemeyi tereddütsüz desteklediğimizi bir kez daha beyan ediyoruz.
Bir de bugün ayrı bir gururu ve mutluluğu yaşıyoruz, A Milli Futbol takımımız Kosova Milli Takımı ile dün geceki karşılaşmasında maçı 1 – 0 galip bitirdi ve 24 yıl aradan sonra Dünya Kupası finallerine katılma hakkını kazandı.
Bizim çocuklar yine başardı. A-Milli Futbol Takımımızın başta Teknik heyeti olmak üzere tüm oyuncularını yürekten kutluyorum, dünya kupası finallerinde kendilerine üstün başarılar diliyorum.
Değerli basın mensupları,
Dünya’da yaşanan küresel ekonomik buhranın geçmişten geleceğe uzanan sebepleri üzerinde değerlendirmelerimizi gerek burada sizlerle, gerekse değişik başka platformlarda çokça paylaştık, yeri geldikçe yine de paylaşmaya devam ediyoruz.
Artık bu gerekçelerin açlık ve yoksulluk sarmalından bir türlü kurtulamayan insanlarımız için birer bahane olmaktan çıkarılmasının zamanı gelmiş ve hatta geçmektedir.
Bugün için dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapılması gereken aylık gıda harcaması tutarının yani diğer bir deyişle açlık sınırının 33 bin liraya, bununla birlikte giyim, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu harcamalarının aylık toplam tutarının yani yoksulluk sınırı 107 bin liraya, bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti de aylık 43 bin liraya yükselmiş olması şapkamızı behemehal önümüze koyma mecburiyetini kapıya dayanmıştır.
Bunun artık “fakat, lakin, ama” denilecek tarafı kalmamıştır.
28 bin lira asgari ücret alarak yaşamı idame ettirebilmek bırakın fiilen olmasını, matematiksel olarak dahi mümkün değildir.
Bu çaresizliğin nihayetinde toplumu getireceği nokta hırsızlıktır, fuhuştur, şans oyunlarına, at yarışlarına mahkûm olmaktır, uyuşturucunun pençesinde perişan olmaktır, şiddettir, cinayettir.
Hiçbir devlet buna kayıtsız kalamaz, hele hele kadim Türk devleti asla kalamaz ve kalmamalıdır!
Mali sistemde artık dış borçlarımızın faizinin dahi ödenmesi noktasında bir sıkıntı yaşanıyorsa bunun çözümü için üretim mekanizmalarının ivedilikle harekete geçirilmesi, devlete ait tüm tarımsal üretime müsait alanların bilâ bedel çiftçilerimize tahsisi ve beraberinde gübre ve ilaç desteği de yapılması artık şarttır.
Demokratik Sol Parti olarak her seferinde mevcut Büyükşehir Yasasının zaman geçirmeden eski haline getirilmesini, köylerin yeniden köylülere geri verilmesini gündeme getiriyoruz, bu konudaki görüş ve taleplerimizi ısrarla ortaya koymaya devam edeceğiz.
Ayrıca kısıtlı yaşamı sürdürmek zorunda kalan insanlarımızın bir nebze olsun rahatlamasına katkı sağlayabilmek için, devlette tasarrufu öncelikle ve hissedilir şekilde uygulamaya koymak, sıkıntı içindeki insanlarımızı bunun yapıldığına inandırmak zorundayız.
Aksi halde mutfaktaki yangın tüm yapıyı saracaktır, bunu da hatırlatmış olalım.
Değerli basın mensupları,
Elbette ekonomik sorunlarımızın can yakıcılığının yanında bölgemizde planlanan emperyalist stratejilerin olası sonuçlarının daha da vahim olduğu bir gerçektir.
“Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge” mottosuyla Parlamentomuzda kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından ortaya konulan iyi niyetli girişim karşısında sözde kendini fesheden terör örgütü PKK’nın İmralı’daki elebaşının ve Gazi Meclis çatısı altında siyasi ayağını temsil eden aktörlerinin pervazsız dayatmaları ve talepleri artık tahammül sınırlarını zorlayacak düzeye ulaşmıştır.
Önceki gün DEM Parti heyetinin İmralı Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunu ziyaretinde “Silahlı mücadele dönemi sona ermiştir. Artık geriye dönüş mümkün değildir” şeklinde bir görüş açıklayan PKK elebaşı “Anadolu'nun güvenliği Ortadoğu'dan ve Mezopotamya'dan geçmektedir.” şeklinde engin (!) görüşünü de ortaya koyuyor.
Devamında ise “Demokratik entegrasyon, Mezopotamya kültürünün demokratik bir varlık olarak katılımını ifade eder.” diyerek Türkiye Cumhuriyeti ile bir sorunumuz yok ama Anayasanın 42.nci ve 66.ncı maddelerinin istedikleri şekilde değiştirilmesi beklentisini de Fransızcayla ifade ediyor ve bugüne kadar sözde “Kürdistan” diye tanımladıkları bölgenin adını “Mezopotamya” olarak değiştirip bildiğimiz hikâyeleri anlatma gayretine giriyor.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Sayın Tuncer Bakırhan da, “Ömür Boyu Ağırlaştırılmış Hapis” cezasına mahkûm bir hükümlü olan PKK elebaşı Abdullah Öcalan için “İmralı’da bir yer, yapı ya da ev inşa edilmiş.
Aslında bir yerleşke var ama bunun adı nedir, statüsü nedir? Oraya geçerken ne diyeceğiz, nasıl tarif edeceğiz meselesinin artık netleştirilmesi lazım. Yakın zamanda bu konuda gelişmeler olabilir, olabileceğini düşünüyorum” şeklinde açıklama yapabiliyor.
Sayın Bakırhan “oraya geçerken ne diyeceğiz?” diye ciddi bir sorunu (!) olduğunu ortaya koyuyor. “Neden gazeteciler gidip röportaj yapmasın, Türkiye kamuoyunun merak ettiği soruları sormasın?” diyor.
Sürecin “ikinci aşamasına geçildiğinden” söz ediyor.
Diğer Eş başkan da on bin yıllık Nevroz kutlamalarını kendilerine mal ederek o gün toplananların bebek katili için özgürlük istediklerine dair mesajı parlamentodan bir kez daha tekrarladıklarını, özgür çalışma ortamının sağlanması gerektiğini söyleyebiliyor.
Hani bir atasözümüz vardır ya; “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” Olay ayniyle vakidir.
Terör örgütünün elinde bulunan ağır / hafif, her türden silahlar ve mühimmatları ne zaman devlete teslim edildi de sürece dair ikinci aşama dillendiriliyor anlamak mümkün değil.
Bu küstah açıklama ve taleplerle, İmralı’da yapıldığı iddia edilen inşaat konularının ne kadar gerçek olduğu hususunun yetkililerce Türk milletine derhal açıklanması zarureti hasıl olmuştur. Bu açıklamayı bekliyoruz.
Değerli basın mensupları, açıkça söylemek isterim ki Demokratik Sol Parti olarak biz, aziz milletimiz, bu vatan uğruna canlarını feda etmiş şehitlerimizin yakınları ve bedeninin bir parçasını terörle mücadeleye feda etmiş gazilerimiz bu yaşananlara kelimenin tam anlamıyla 1 Nisan şakası olarak bakıyoruz.
Umarım Sayın Cumhurbaşkanımız da, ilgili Sayın Bakanlarımız da, mücadeleyi kararlılıkla bugüne kadar getirmiş kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kademesindeki Subaylarımız da aynı duyguları taşıyorlardır.
Değerli basın mensupları,
Bize göre bu iş şirazesinden çıkmak üzeredir ve hatta çıkmıştır.
Kırk bin kişinin yaşamdan koparılmasından sorumlu olan bir bebek katiline eğer bu devlet özel bir malikane yapacak, ona bir sekreterya kadrosu tahsis edecek, onların deyimiyle söylüyorum, bu caniyi “müzakere tarafı” olarak görecekse bu millet hakkını asla helal etmeyecektir ve bunu da asla unutmayacaktır.
Bölgemizde üzerimize oynanan bunca oyun ortamını fırsat bilerek ortaya konulan bu pervasızlıklara gerekli cevabın zaman geçirmeden verilmesi gerekir.
Devletin yönetiminden sorumlu olan Sayın Cumhurbaşkanımızın derhal bu konu hakkında vaziyet alması, iktidar ve ittifak kaygısı taşımaksızın olması gereken devlet duruşunu ortaya koyması hususu önemlidir ve gereklidir.
Değerli basın mensupları,
Küresel emperyalizmin saldırgan öncüsü Amerika ve tetikçisi katil İsrail’in bölgemizde başlattığı maddi manevi ağır tahribat artık istiap haddini aşmıştır.
Türkiye olarak terörsüz bir bölge arayışımızı nitelikli bir kararlılıkla hayata geçireceksek PKK’dan önce Amerika ve İsrail terör devletlerine dur demek zorundayız.
897 gündür Gazze’de ve Lübnan’da süren soykırım ve İsrail terörü, 33 gündür devam eden ABD/İsrail ortak terörü sadece Filistinlileri, Lübnanlıları, İranlıları değil tüm Ortadoğu’yu ve hatta tüm dünyayı açıktan tehdit eder boyutlara evrilmiştir.
“Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.” diyen bir ABD Başkanı ve işgal edilen topraklarını savunan, ulusal kurtuluş savaşı veren, tarihin en büyük soykırımına direnen Gazzeli Filistinli esirler için parlamentosundan çıkardığı “idam” kararını şampanyayla kutlayan bir İsrail Başbakanı için yapılacak tek şey vakit geçirmeden uluslararası ambargo uygulamak ve bu iki devletle olan her türlü ilişkinin askıya alınması olmalıdır.
Demokratik Sol Parti olarak milletin meclisinden çağrımız şudur:
Türkiye olarak, başta Türk Devletleri Topluluğu üyesi ülkeler olmak üzere bu saldırganlığı reddeden diğer devletlerle bir masa oluşturmalı, ABD ve İsrail ile tüm ekonomik, politik, diplomatik ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi süreci başlatılmalıdır.
Hiçbir devlet bir başka egemen devletin malına, toprağına, yer altı ve yer üstü zenginliklerine çökme hakkına sahip değildir!
Hiçbir devlet bir başka bağımsız ve egemen milletin yönetim şeklini belirleme hakkına ve haddine sahip değildir.
Amerika’nın başındaki dengesi bozulmuş biri her ne kadar tanımıyor olsa da uluslararası hukuk vardır, var olacaktır ve daima var olmalıdır.
Aksi halde bu katiller, bu gaspçılar, bu soykırımcılar bir gün gelip kapımıza dayanacaklardır.
Oluşturdukları Ortadoğu bataklığına Türk milletini de sokmaya çalışanlara kadim devletimizin tecrübeli yöneticileri gereken cevabı bugüne kadar vermişlerdir, bundan sonra da onların anladıkları dilden cevap vereceklerdir. Bundan şüphemiz yoktur.
İran halkı ile tarihsel bağlarımız, komşuluk hukukumuz ve o topraklarda yaşayan soydaşlarımızla gönül birlikteliğimiz vardır.
Siyasi olarak aynı kulvarda olmasak da İran’a ve İran halkına karşı başlatılan bu terör saldırısı karşısında İran’ın yanında olmak Türk devletinin tarihsel görevi ve sorumluluğudur.
Bu sorumluluktan kaçınmayı aklımızdan dahi geçirmemeliyiz.
Karşımızda Evanjelist ve Siyonist sapkın anlayış sahibi iki devlet yönetimiyle karşı karşıyayız. İslâm dünyası bu katillere boyun eğmemelidir, eğmeyecektir.
Asil Türk milleti ve kadim Türk devleti onların “arz-ı mevud” hayallerine asla izin vermeyecektir.